15 Mayıs 2017 23:57
-A +A
İbrahim Gerede

İbrahim Gerede

‘İDAM CEZASI’ VE ‘ÖLÜM ORUCU’ ARASINDA SIKIŞAN İNSANLIĞIMIZ…

      Son günlerde toplumumuz o hale geldi ki, ölüm çığlıklarıyla ölüm sessizliği birbirini tetikliyor…
      Bir yanda, ‘İdam isteriz!’ diyenlerin histerik çığlıkları kulaklarımızı ve aklımızı tırmalıyor…
      İnsanlık dışı idam cezasının yeniden hortlatılması konusunda MHP/DB ile AKP/RTE çok sıcak bir biçimde cilveleşiyorlar…
      Ne yazık ki bu toplumun utanılacak oranda bir kesimi, idam cezasının yeniden getirilme cilveleşmelerini ağızları sulanarak izliyor…
      Diğer yanda, ‘adaletli bir yaşam özlemiyle ölüm orucuna yatanlar’ için oluşan ‘derin sessizlik’ vicdanlarımızı tırmalıyor…
      Haksız ve hukuksuz bir biçimde çalışma yaşamlarından koparılan Akademisyen Nuriye GÜLMEN ile Öğretmen Semih ÖZAKÇA’nın 68 gündür sürdürmekte oldukları ‘ölüm orucu’ karşısında, o tertemiz insanların yalnız bırakılmaları, insanlığımızın yalnızlaşması anlamına gelmiyor mu?...
‘ÖLDÜREN ADALET, ADALET DEĞİLDİR’
      İdam Cezası, ‘öç alma’ diye de isimlendirilebilecek, ilkel çağlar ceza hukukundan kalma bir ‘ödetme’ cezasıdır.
      Oysa çağdaş ceza hukukuna göre cezaların, ‘insan onuru ile bağdaşması’ ve ‘telafisinin mümkün olması’ gerekmektedir.
      Ayrıca, idam cezasının ‘infaz usulü’ nasıl olursa olsun, mutlaka ‘şiddet içeren bedensel bir cezadır.’
      Oysa demokratik hukuk düzenleri, toplumlarını şiddetten korumak zorundadır. Bu nedenle demokratik bir hukuk düzeninin içinde idam cezası barındırması, derin bir çelişkidir.
     Sözün özü, idam cezası insancıl değildir, hatta bir insanlık suçudur.
     Bu nedenlerledir ki günümüzde birçok uluslararası belgede idam cezası ‘insanlık dışı’ olarak kabul edilmektedir.
      Örneğin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, ‘Hiç kimse ölüm cezasına çarptırılamaz ve idam edilemez…’ demektedir.
      30 Ekim 2013 tarihinde, ‘İdam Cezasının Kaldırılması İçin Ortak Çağrı’ başlığı altında, 42 Avrupa ülkesi tarafından imzalanan metinde yer alan aşağıdaki alıntılar, bu konuda adeta ders verir niteliktedir:
·         “Öldüren adalet, adalet değildir.”
·         İdam cezası insanlık onuruna aykırıdır.”
·         “Yapılan araştırmalar açıkça gösteriyor ki, idam cezasının suçu önleme veya güvenlik üzerinde olumlu etkisi bulunmamaktadır.”
·         “İdam cezasının mağdura, ailesine ve yakınlarına verdiği zarar, hiçbir biçimde telafi edilememektedir.”
·         “İdam cezasının bugün Avrupa’da neredeyse tamamen kaldırılmış olması, bilgiye dayalı tartışmalar ve düşünce alışverişi sayesindedir…”
·         “Asya, Amerika ve Afrika’daki birçok ülkede ölüm cezasının kaldırılması, bu konunun evrensel bir nitelik taşıdığını göstermektedir.”
·         “Günümüz dünyasında idam cezasına halen izin veren yaklaşık 50 ülke kalmıştır.”
·         “BM kararlarının gösterdiği gibi, devletlerin artan sayıda çoğunluğu ölüm cezasına karşı açık tavır ortaya koymaktadır.”
      (Not: Bu belgenin altında Türkiye adına Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu’nun imzası vardır…)
     Bu gerçekler ortadayken ülkemizde birilerinin, “Eyy Avrupa!..” nidalarıyla ellerinde yağlı urganla dolaşmaları, aymazlığın daniskasıdır. 
      Ülkemizde idam cezası tartışmalarının yeniden hortlatılmasının altında yatan gerçek neden, 16 Nisan’da ortaya çıkan ‘HAYIR Birlikteliği’ üzerine korku salma işgüzarlığıdır…
‘YAŞAM HAKKI’NDAN VAZGEÇİLEMEZ VE DEVREDİLEMEZ!’
     Ülkemizde 12 Eylül 1980 sürecinden sonra sıkça görülen, 1990’lı yıllarda özellikle cezaevlerinde derin acılar bırakan ‘Açlık Grevi/ Ölüm Orucu’ eylemleri, son günlerde yine gündemimize oturdu.
      Nuriye GÜLMEN ve Semih ÖZAKÇA’nın 68 gündür sürdürmekte oldukları Açlık Grevi/ Ölüm Orucu Eylemi, bu konuda bir süredir kabuk bağlamış olan yaraları ve tartışmaları yeniden depreştirdi.
     ‘Açlık Grevi/ Ölüm Orucu Eylemi, belli bir hedefe ulaşmak ya da bir olayı protesto etmek amacıyla süreli/süresiz aç kalmak eylemi…’ olarak tanımlanabilir.
      Her ikisi de kamuoyuna siyasal mesaj iletmek, psikolojik baskı oluşturmak amacıyla yapılır.
      Ancak ‘Açlık Grevi’ ile ‘Ölüm Orucu’ arasında bazı teknik ve siyasal farklar vardır.
      Açlık Grevi: Daha çok ‘kamuoyu yaratmak’ amacıyla süreli ya da süresiz olarak yapılan bir ‘Protesto Eylemi’dir. Açlık Grevi süresince su, tuz, şeker ve bazı vitaminler alınabilir.
       Ölüm Orucu: Hiçbir şeyin yenip içilmediği, ‘Ya Zafer, Ya Ölüm’ amaçlı bir eylemdir.
      Açlık Grevi’nin süresiz olması ve kritik eşik olan 45 günü aşması da aslında Ölüm Orucu demektir.
      Açlık Grevi ve özellikle Ölüm Orucu, sonuçta insanların yaşamlarını yitirmelerine, ölmeseler bile ruhsal ve fiziksel sakatlanmalarına yol açmaktadır.
      Bu bağlamda ‘ölüm orucu ile intihar eylemi, canlı bomba eylemi gibi şiddet eylemleri arasında çok incecik bir çizgi vardır’. O incecik çizgiyi de ne yazık ki ‘siyasal koşullandırmaların dozajı’ oluşturmaktadır…
      Bu nedenle özünde ‘şiddet’ içeren ve insan sağlığına zarar veren bu tür eylemler, bence ‘insancıl ve demokratik değildir…’
      Bu konuda Dünya Sağlık Örgütü’nün görüşü şöyle özetlenebilir:
      “ Bir hekim örgütünün ölüm orucunu onaylaması mümkün değildir. Çünkü hekimlik mesleği insanların birbirlerine ya da kendilerine zarar veren her türlü eyleme ve işleme karşıdır…”
      Açlık Grevi ve Ölüm Orucu eylemlerine ilişkin gerçek çözüm, “yurttaşları bu tür eylemlere başvurmak zorunda bırakan düzenleme ve uygulamalara son verilmesidir.”     
      Güncel sorun konusunda yapılması gereken ise:
·         KHK’lerle hukuksuzca cezalandırılan tüm kamu çalışanları görevlerine derhal iade edilmelidir…
·         Ölüm orucuna yatan o iki güzel insanın eylemlerinin derhal sonlandırılması için tüm duyarlı yurttaşlar ve demokrasi güçleri çağrı yapmalıdır…
      Çünkü ‘Yaşam hakkı vazgeçilemez ve devredilemez bir insan hakkıdır!..’
      Sağlıkla, sevgiyle, dostlukla…

Facebook'ta paylaş butonu
Print
Yorum Yap
Yorumunuz
1000

Henüz yorum yapılmadı,
İlk Yorum yapan siz olun...

Facebook Yorumları
Çok Okunanlar
Çok Yorumlananlar
Arşiv
Hava Durumu
Hava Durumu
Yükleniyor...